Yrd. Doç. Dr. Gülgün YAZICI *

Adı daima sevgi ile anılan bir peygamberi anmak, anlatmak ve anlamaya çalışmak üzere O’nun kutlu doğumunun yıldönümlerini vesile ediyoruz. Muhammed Mustafa (a.s.) efendimizden bahsederken hepimiz, onu “sevgi peygamberi” olarak nitelendiririz, “sevgili peygamberimiz” deriz. Onun adını anarken duyduğumuz heyecandan kalbimiz yerinden çıkmasın diye elimizi göğsümüze bastırırız. O peygamber, gönüllerimize sevgi peygamberi, sevgili peygamber ve ebedi sevgili olarak taht kurmuştur. Üstelik O, sadece bizim sevgilimiz, yani habîb-i ibâd (kulların sevgilisi) de değildir, O, aynı zamanda “habîbullah”tır, Allah’ın sevgilisidir.Ona olan bu derin sevgimiz, ona duyduğumuz bu tükenmez özlemimiz bizlere ciltler dolusu kitaplar yazdırmış, uğrunda en sevgili, ey sevgili diye naatlar söyletmiş, bu naatların bestelenmesiyle muazzam bir dinî musiki hazinesi teşekkül etmiş, yine O’na dair her türlü yazılı levhayı süslemek üzere hat, tezhip, minyatür, ebru gibi süsleme sanatlarında pek çok şaheser vücuda getirilmiştir. Velhasıl kültür ve edebiyatımız O’na ve O’na olan sevgimize çok şey borçludur.
İşte bu kadar sevilen bir peygamberin neden ve nasıl bu kadar çok sevildiğinin ancak onun bizi ne kadar çok sevdiğinden hareketle idrak edilebileceğini düşünüyoruz. Bilindiği üzere kültürümüzde sevginin kaynağı olarak 99 güzel isminden biri de Vedûd olan Allah kabul edilir, Vedûd, seven ve sevilen anlamında iki yönlü bir isimdir, bu sebeple hattatlar bu ismi müsenna olarak yazarlar.

“Muhabbetden Muhammed oldu hâsıl
Muhammedsiz muhabbetden ne hâsıl”

mısralarıyla ifade edildiği gibi de Allah’ın peygambere duyduğu muhabbet neticesinde Muhammed Mustafa’nın (a.s.) yaratıldığına inanılır. Tıpkı bunun gibi bizim peygamber sevgimizin kaynağı da peygamberin bizi sevmesidir. O, bizi, ümmetini çok sevdiği ve bütün hayatı boyunca bu sevgiyi söz ve davranışlarıyla yansıttığı içindir ki biz, O’nu severiz. Onun kadın-erkek, çocuk-yaşlı ayırmaksızın bütün insanlara hatta canlı-cansız bütün varlıklara yönelttiği sevgisinin tezahürlerini gördüğümüz içindir ki peygamber sevgimiz bu kadar kuvvetlidir.

Bu yazımızda Kur’an-ı Kerimden hareketle peygamberimizin kadınlara yaklaşımını ortaya koymaya çalışacağız, çünkü İslam peygamberi hakkındaki en sağlıklı bilgilerin kaynağı Kur’an-ı Kerimdir. Başka bir deyişle, peygamberimiz tarafından ilkeleri hayata geçirilen Kur’an-ı Kerimde kadın temasını tarayarak peygamberimizin kadınlarla diyalogunu değerlendireceğiz. Zira Allah, kimi ve neyi sevmişse Peygamberlerinin de o kimseleri ve o eylemleri sevmiş olacağı âşikârdır.

Kur’an-ı Kerim’de kadın konusunun ele alındığı ayetleri 3 grupta değerlendirebiliriz:
1. Kadın ile erkeğin yaratılış, hak ve sorumluluklar açısından aralarında bir fark olmadığını vurgulayan ayetler
Kur’an müfredatında ilk inen surelerden itibaren dişi ve kadın simgeleri sıklıkla ve özellikle kullanılmıştır. Kur’an’da her şeyin çift yaratıldığına dair pek çok ayet vardır. İlk inen ayetlerde bu konuya yer verilmesi, üzerine yemin edilmesi, kadın konusuna önem verildiğini ve toplumdaki kadın problemine dikkat çekilmek istendiğini göstermektedir. Kur’an-ı Kerimdeki bu ayetler, kadın ve erkeğin yaratılış, hak ve sorumluluklar açısından aralarında bir fark olmadığını vurgular:

“Hiç kuşkusuz, iki eşi, erkeği ve dişiyi yaratan O’dur.” (Kur’an, 53: 45 )
“İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor? O, dökülen meniden bir sperm değil miydi? Sonra o, bir çiğnem et oldu da Allah onu yarattı, ardından düzgün bir şekle ulaştırdı. Nihayet ondan iki eşi, erkeği ve dişiyi vücuda getirdi.” (Kur’an, 75:36–39)
“Yemin olsun erkeği de dişiyi de yaratana ki sizin emek ve gayretiniz mutlaka dağınık ve parça parçadır.” (Kur’an, 92: 3–4)

Demek ki insanlar erkek ve kadın olarak anlamlıdır, ikisi de faydalıdır ve gereklidir. Bu çiftlerden herhangi birisinin eksikliği, hem biyolojik hem de sosyolojik açıdan insan kavramını ortadan kaldırır. Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayeti ile yaratılış itibarıyla aralarında fark bulunmayan kadın ve erkekten ilim ve ibadet noktasında da beklentinin aynı olduğu vurgulanmış, bütün bu ayetlerle kadına değer verildiği gösterilmek istenmiştir:

“Rableri onlara cevap verdi: Ben sizden, erkek-kadın hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım.” (Kur’an, 3:195)
“Erkek veya kadın, inanmış olarak hayra ve barışa yönelik işler yapanlar cennete gireceklerdir. Ve zerre kadar zulme uğratılmayacaklardır.” (Kur’an, 4:124)
“Erkek yahut kadın, her kim inanmış olarak hayra ve barışa yönelik bir iş yaparsa, onu tertemiz bir hayatla yaşatırız. Ve böylelerinin ücretlerini, işleyip ürettiklerinin en güzelleriyle karşılarız.” (Kur’an, 16:97)
“Kötü bir iş yapan, sadece yaptığı kadarıyla cezalandırılır. Erkek ve kadından mümin olarak iyi bir iş yapana gelince, işte böyleleri cennete girerler ve orada hesapsız bir biçimde rızıklandırılırlar.” (Kur’an, 40:40)
“Bütün bunlar Allah’ın; inanan erkek ve kadınları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyması, onların kötülüklerini örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir başarıdır. Bir de, Allah’ın, hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve Allah’a ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük girdabı onların başına olsun! Allah onlara gazap etmiş, onları lanetlemiş ve kendilerine cehennemi hazırlamıştır. Orası ne kötü bir varış yeridir!” (Kur’an, 48:5–6)

Tefsirlerde peygamberimizin eşi Ümmü Seleme’nin Kur’anda hep erkeklere hitap edildiğini, kadınlara hitap edilmediğini söylemesi üzerine Ahzab suresi 35. ayetin indiği rivayet edilir. Bu ayet, muhteva itibarıyla Allah’ın katında kadın-erkek arasında sorumluluklar itibarıyla bir fark bulunmadığını ifade etmesi açısından önemli olduğu gibi, bir kadının isteğinin Allah ve peygamber tarafından dikkate alındığını göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. Hem de Kur’an çalışmalarında ayetlerin inzal sebeplerinin üzerinde durulması icap ettiğinin de zarif bir hatırlatması olarak göz önünde tutulmalıdır.

“Allah şu kişiler için bir affediş ve büyük bir ödül hazırlamıştır: Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler, itaat eden kadınlar, özü-sözü doğru erkekler, özü-sözü doğru kadınlar, sabreden erkekler, sabreden kadınlar, Allah korkusuyla ürperen erkekler, Allah korkusuyla ürperen kadınlar, sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırz ve iffetlerini koruyan erkekler, ırz ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah’ı çok anan erkekler, Allah’ı çok anan kadınlar.” (Kur’an, 33:35)

2. Kadınlarla ilgili sorunların ele alındığı ayetler:
Kur’anda Nisa (Kadınlar) suresi, Meryem, Nur, Ahzab, Tahrim, Tekvir, Nahl, Mücadile gibi pek çok surede kadınlarla ilgili sorunlar ele alınmış, kadınlara kulak verilerek kadınların mağduriyeti ve mahrumiyeti giderilmeye çalışılmıştır. Örneğin,

a) Tekvir suresinde, kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi eleştirilmiştir:
“O diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğunda, hangi günah yüzünden öldürüldü diye! (Kur’an, 81:8–9)

b) Nahl suresinde, kız çocuğu oldu diye suratını asan erkekler eleştirilmiştir:
“Onlardan birine kız çocuk müjdelendiğinde yüzü simsiyah kesilir. Öfkeden yutkunur da yutkunur o! Kendisine muştulananın utancından ötürü toplumdan gizlenir. Eziklik üzere tutsun mu onu yoksa toprağın bağrına mı gömsün onu. Bakın ne kötü hüküm veriyorlar!” (Kur’an, 4:58–59)

c) Mücadile suresinde, kocası tarafından annemin sırtı gibisin denilerek dışlanan (zıhar) ve mağdur bırakılan kadının sorunu ele alınmış ve çözümlenmiştir. Burada peygamber, kadını dinleyen, sorununa kulak veren ve kadının lehine hüküm veren konumdadır; erkeği değil kadını haklı bulmuş, erkeği azarlamıştır:

“Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, ikinizin karşılıklı konuşmasını işitir. Çünkü Allah en iyi işiten, en iyi görendir. İçinizden, kadınlarına zıhar edenlerin, o kadınlar anneleri değildir. Onların anneleri ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Böyleleri, kabul edilemez bir söz ve boş bir lakırdı sarf ediyorlar. Bununla birlikte Allah, gerçekten çok affedici, çok bağışlayıcıdır.” (Kur’an, 58:1–2)

d) Karı koca tartışmalarında ve kavgalarında dahi ilkel Arap toplumunun uygulamalarının hilafına, ailenin korunmasına yönelik olarak Kur’an, yeni bir açılım getirmiş, meta statüsündeki kadını muhatap statüsüne getirerek kadın lehine aşamalı olarak bir dizi çözüm önerisinde bulunmuştur:

“Erkekler; kadınları gözetip kollayıcıdırlar. Şundan ki, Allah, insanların bazılarını bazılarından üstün kılmıştır ve erkekler mallarından bol bol harcamışlardır. İyi ve temiz kadınlar saygılıdırlar; Allah’ın kendilerini koruduğu gibi, gizliliği gereken şeyi korurlar. Sadakatsizlik ve iffetsizliklerinden korktuğunuz kadınlara önce öğüt verin, sonra onları yataklarında yalnız bırakın ve nihayet onları evden çıkarın! Bunun üzerine size saygılı davranırlarsa artık onlar aleyhine başka bir yol aramayın. Allah çok yücedir, sınırsızca büyüktür.
Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından endişe ederseniz, bir hakem erkek tarafından, bir hakem de kadın tarafından gönderin. Bunlar, barıştırmak isterlerse Allah, kadınla erkeğin aralarını düzeltmede onları başarılı kılacaktır. Allah Alîm’dir, her şeyi bilir; Habîr’dir, her şeyden haberdardır.
Allah’a ibadet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetim ve öksüzlere, çaresizlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, size bağımlı olanlara iyi ve güzel davranın. Allah, kasılıp böbürlenen şımarıkları sevmez.” (Kur’an, 4:34–36)
Bu üç aşamalı öğüt bize gösteriyor ki uygulama başka türlüdür, maalesef dün olduğu gibi bugün de başka türlüdür. Erkeklerin kadınlara karşı haksız uygulamalarına dayanak gösterdikleri bu ayet dikkatlice incelenirse hiç de erkekleri haklı çıkaracak unsurlar içermediği görülecektir, ayette aile bütünlüğünü tehlikeye sokacak çok özel şartlarda tamamen aileyi korumaya yönelik olarak tedbirler alınması öngörülmektedir.

3. Kadınların yüceltildiği ayetler:
Peygamber efendimizin kadınlarla diyalog konusundaki üstünlüğünü ortaya koyabilmemiz için mevcut literatüre müracaat etmemiz gerekli ve yeterli olacaktır. Tevrat ve İncil metinlerinde kadının gerek eş gerekse anne olmasının çok büyük bir izzet ve şerefle ele alınmaması dikkat çekicidir. Hatta insan olarak bile zikredilmediği, adının hiç anılmadığı söylenebilir. Daha açık bir şekilde söyleyecek olursak Kur’an’dan önceki kutsal metinlerde kadının eş olarak da anne olarak da özellikle sahiplenilip özellikle savunulduğunu, el üstünde tutulduğunu göremiyoruz. Öteki kutsal metinlerde, Tevrat ve İncil’de kadınlar kusurlu ve suçlu ortamlarda, en azından ikinci üçüncü planda ele alınırken Kur’an-ı Kerim’de ise onurlu, saygın, şikâyeti dinlenen, dikkate alınan, itibar edilen, kendisine yasal haklar tanınan, sosyal ve siyasal alanda eşit muamele gören bir varlık olarak ele alınır. Tabii ki Tevrat ve İncil’de de yer yer kadın duyarlılığı ve anne şefkati konuları işlenmektedir. Fakat bunlar bir bütün olarak, ya da bir mesaj olarak aktarılmış değildirler. Örneğin 1. Krallar 3. Bab’da, 2 kadının bir çocuğu paylaşamaması üzerine Hz. Süleyman’ın çocuğu kılıçla ikiye ayırmak istemesini ve bu duruma razı olmayan kadının gerçek anne olduğunun anlaşılmasını anlatan bölüm, ana şefkatini de göstermekle birlikte daha çok Hz. Süleyman’ın bilgece yargılaması bağlamında ele alınmış gözükmektedir.

Yine İncil metinlerinde Hazret-i İsa’nın annesi Meryem, yok denecek kadar az ve kısa olarak işlenmişken Kur’an’da müstakil bir sure olarak ele alınmıştır. Meryem suresinde tam bir sayfa boyunca bir kutlu doğum hadisesi olarak Hz. İsa’nın doğumu anlatılır ( Kur’an, 19: 16–32) . Ayrıca muhtelif ayetlerde Hz. Meryem, ırzını korumuş, dosdoğru bir kadın olarak bütün kadınlardan üstün tutulmuştur (Kur’an, 3:42, 5:75, 21:91 )
Başka bir örnek olarak, Tevrat’ta Hz. Musa’nın annesi ve yanındaki kadınlar çok az ele alınmışken Kur’an’da Kasas suresinde merhamet ve şefkat bağlamında detaylı olarak gündeme getirilmiştir (Kur’an, 28: 7–13). Yine Kur’anda ana-babaya saygı, ana vurgulardan biridir, onlara iyilik yapma gereğini işleyen, onlara hayır dua edilmesini öğütleyen ayetlerin yanı sıra, onlara “öf” bile dememe gereği dikkat çekicidir (Kur’an, 17:23).

İslam peygamberi Muhammed Mustafa (a.s.), Tahrim suresinde geçtiği üzere, kendi eşleriyle diyalog içinde tartışırken onlara Hz. Meryem ile Firavun’un karısı Hz. Asiye’yi örnek göstermiştir:

“Allah, küfre sapanlarla ilgili olarak Nûh’un karısı ile Lût’un karısını örnek verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki barışçı kulun nikâhı altında idiler, onlara hıyanet ettiler de eşleri, Allah’tan onlara gelecek olanı hiçbir şeyle geri çeviremediler. Şöyle dendi onlara: “Girin ateşe diğer gireceklerle birlikte! Allah, iman edenlerle ilgili olarak da Firavun’un karısını örnek verdi. Hani, o şöyle demişti: “Ey Rabbim! Benim için katında, cennette bir barınak yap; beni, Firavun’dan, onun yapıp ettiğinden kurtar; beni zulme sapmış topluluktan da kurtar.” Ve Allah, ırzını bir kale gibi koruyan İmran kızı Meryem’i de örnek verdi. Biz onun içine ruhumuzdan üfledik. Ve o, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdikledi de içten bağlananlardan oldu.” (Kur’an, 66:10–12)

Kur’an-ı Kerim’in Neml suresinde Belkıs, lider bir kadın olarak övülmektedir, onun Hz. Süleyman’a tabi olması akıllı bir hareket olarak değerlendirilmiştir. Sonuçta bir kadın, bu surede akıl ve yönetim dairesi içinde kabul görmüştür (Kur’an 27: 29–34).

Yine Neml suresinde bir dişi karıncanın bile ne denli şefkatli olabileceğinin vurgulandığını görmekteyiz. Surede dişi bir karıncaya rol verilmiştir. Bu dişi karınca kendi toplumunun Süleyman’ın ordusunun ayakları altında ezilmemesi için uyarıda bulunmakta, dolayısıyla kurtarıcı ve koruyucu kimliğiyle zikredilmektedir. Böylece Arap toplumunda zayıf görülen ve horlanan kadının tam da bu dişi varlık, zayıf varlık kimliğiyle ne kadar büyük fonksiyonlar icra ettiği toplumda ne kadar büyük roller oynayabildiği ifade edilmiştir (Kur’an 27: 16-19).

Bunun karşıtı olarak tıpkı Hz. Nuh ile Hz. Lût’un karısı gibi Ebu Leheb ile birlikte onun karısı da, bir varlık olarak, suç ortağı olarak muhatap alınmış ve Kur’an’da zikredilmiştir:

“Elleri kurusun Ebu Leheb’in; zaten kurudu ya! Ne malı kurtardı onu ne de kazandığı. Alevli bir ateşe yaslanacaktır o; Karısı da, Odun hamalı olarak. Gerdanında bir ip olacaktır onun, en sağlam fitillisinden…” (Kur’an, 111:1–5)

Nur suresinde, saygın kadınlara zina iftirasının ne kadar ağır olduğu, Hz. Aişe’ye iftira hadisesinde kadının korunması, dört şahit istenmesi, Peygamberimizin bu hadisede ashabına sitem ederek onlara “Neden o yapmaz demediniz de, kadın değil mi, belli mi olur” dediniz şeklinde çıkışması da çok dikkat çekicidir. Burada da kadınlara yaklaşım hususunda kadını koruma ve kayırma, kadından taraf olma duruşu vardır. O dönemde bir kadının böyle bir iftiraya maruz kalması halinde sorgusuz sualsiz anında suçlanarak linç edilmesi işten bile değilken sevgili peygamberimiz, yine bir sevgi ve merhamet tezahürü olarak konuya teenni ile yaklaşmış, her iki taraf ile de konuşarak gerçeği aramış, hüsn-i zanda bulunmuş, gerek Hz. Aişe’ye gerekse onu kervana ulaştıran şahsa kötü söz ve muamelede bulunmayarak 21. yüzyıl için bile çok medeni bir tavır sergilemiştir:

“O iftirayı getirenler, içinizden bir gruptur. Onu sizin için şer sanmayın. Aksine, o, sizin için bir hayırdır. Onlardan her kişiye o günahtan kazandığı vardır. Onların, günahın büyüğünü yönetenine de büyük bir azap vardır. Onu işittiğinizde, erkek ve kadın müminlerin birbirleri için iyi zanda bulunup “Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?” Ona dört tanık getirselerdi ya! Mademki, tanıkları getiremediler, o halde, Allah katında onlar yalancılardır. Eğer dünya ve âhirette Allah’ın lutfu üzerinizde olmasaydı, içine daldığınız o yaygarada size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. O zaman siz, onu dillerinizle birbirinize yetiştiriyordunuz ve ağızlarınızla, hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi söylüyor, üstelik bunu önemsiz sanıyordunuz. Oysaki Allah katında o, çok büyük bir günahtı. Onu duyduğunuzda, “Bu konuda söz söylememiz bize yakışmaz; hâşâ, bu büyük bir iftiradır” demeniz gerekmez miydi?” (Kur’an, 24:11–16)

Kadınlar Kur’an-ı Kerim içinde korunması, uğrunda cihat edilmesi gereken varlıklar olarak da zikredilmiştir. Erkeklere kadınların feryadına yetişme emri verilmiştir:

“Ey insanlar! Sizi bir tek canlıdan yaratan, ondan eşini vücuda getiren ve o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinize karşı gelmekten sakının. Adını anarak birbirinizden dilekler dilediğiniz Allah’tan korkun. Rahimlerin haklarına saygısızlıktan da sakının. Şu bir gerçek ki Allah, Rakîb’dir, sizin üzerinizde sürekli ve titiz bir gözetleyicidir.” (Kur’an, 4:1)

“Size ne oluyor da Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz bizi, halkı zulme sapmış şu kentten çıkar; katından bize bir dost gönder, katından bize bir yardımcı gönder!” diye yakaran mazlum ve çaresiz erkekler, kadınlar, yavrular için savaşmıyorsunuz!” (Kur’an, 4:75)

Sonuç:
Kur’an’da âlemlere rahmet olarak gönderildiği buyrulan Hz. Peygamber, insanlık için ahlakı ile örnektir. Hz. Peygamber 622′de Mekke’den Medine’ye hicret emri geldikten sonra kendi yasalarıyla âşikâre bir cemiyet önderi olmuş, cemiyet kurmuştur. Kurduğu bu cemiyette kadın, erkek bütün Müslümanların eşit hak ve sorumluluklarla yaşadıklarını müşahede etmekteyiz. Kur’an-ı Kerimden seçtiğimiz bütün bu ayetler ve bu ayetlerin uygulayıcısı olan peygamberimizin hayatı bize gösteriyor ki peygamberimizin kadınlarla diyalogu insan sevgisi temeline dayanmakta, hak ve adalet ölçüleri ile de icrasını bulmaktadır. Kocasının zıhar uyguladığı kadının hakkının aranması, kocasından dayak yiyen kadının boşanmasına hükmedilmesi, iftiraya uğrayan kadının iffetinin korunmasına yönelik arayışlar ve sitemler bize gösteriyor ki Hz. Peygamber, kadın ve erkek ayrımı yapmadan toplumun her ferdiyle ilgilenmiş, ne kimsenin cinsiyet ve sosyal konumları dolayısıyla öne çıkmasına ne de mağdur olmasına izin vermiştir.

Hz. Resul’ün getirdiği mesaj, o cemiyet şartlarında tarihi olarak bir devrim, bir inkılâptır. Bugün bütün sosyal bilimlerin, sosyoloji, psikoloji, tarih, edebiyat ve ahlak bilgisinin, insan haklarının, özgürlüklerin, adaletin, hukuk devleti, tolerans, etkin dinleme ve demokrasi gibi modern dünyaya ait bütün kavramların ilk örneklerini sevgili peygamberimiz Muhammed Mustafa (a. s.) da görmüş ve bu kavramları ilk onun sayesinde tanımış olmamız dolayısıyla şükrediyoruz. Bu kavramları 21. yüzyılda mirasyedi olarak telaffuz etmek ya da gündeme getirmek aslında bir büyüklük olarak değerlendirilemez. Bu kavramları Fransız devriminden, Rönesans’tan, insan hakları beyannamesinden yüzyıllar önce telaffuz eden, prensiplerini vaz’eden ve bizatihi icra eden, icrasının başarılı olması için kan, ter ve gözyaşı döken o şanlı peygamber, o kahraman insandır. Allah hepimizi onun nuruyla aydınlananlardan eylesin, âmin.

* Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
gulgunyazici@hotmail.com

İlgili Linkler:

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5 / 5)
Yükleniyor ... Yükleniyor ...
Bu haber 384 kez görüntülendi.
Bu Haberi Yazdır Bu Haberi Yazdır

« MHP Çan İlçe Yönetiminden Ankara Çıkarması | Ana Sayfa | Çan Gençlerbirliği Miniminikleri Gelecek Vaat Ediyor »