“Nerede çıplak ve yiyeceksiz görürsen, bil ki o ustadan kaçmıştır”
Mevlânâ, Mesnevi, C. 2, beyit no: 2574
Hz. Ömer’in zamanında bir yangın oldu. Ateş, taşları bile kuru ağaç gibi yakmaktaydı. Yapıları, evleri yakmağa, hatta kuşların kanatlarını ve yuvalarını bile tutuşturmağa başladı. Alevler şehrin yarısını sardı. Su bile ondan korkmakta, şaşırmaktaydı. Akıllı kişiler, ateşe kovalarla su ve sirke döküyorlar. Yangın inada gelip alevini artırıyordu. Ona Tanrı yardım etmekteydi. Halk Ömer’e yüz tuttular, koşa koşa gidip “Yangınımız suyla sönmüyor?” dediler. Ömer “O yangın, Tanrı alâmetlerindendir. Sizin hasislik ateşinizden bir şûledir. Suyu bırakın yoksullara ekmek dağıtın. Eğer bana tâbi iseniz hasisliği terk edin” dedi. Halk, Ömer’e “ Bizim kapılarımız açık. Cömert kişileriz, mürüvvet ehliyiz, dediler. Ömer dedi ki: “ Siz, âdet olduğu için yoksullara ekmek verdiniz, Tanrı için eli açık olmadınız. Öğünmek, görünmek, nazlanmak için cömertlik etmektesiniz; korkudan. Tanrı’dan çekinmeden, ona niyaz etme yüzünden değil!” Mal tohumdur, her çorak yere ekmek; kılıcı her yol vurucunun eline verme! Din ehlini kin ehlinden ayırt et; Hakla oturanı ara, onunla otur! Herkes, kendi kavmine ( meşrebine uygun kimselere) cömertlik gösterip mal, mülk verir, Nâdan kişi de bu suretle bir iş yaptım sanır. (1)
Mevlânâ’nın yoksulluğa bakışının detaylarını incelemeden önce onunla çağdaş ve aynı ortamda yaşamış ve hatta onunla görüşüp kendisinden feyz almış olan Yunus Emre’nin bir şiirine göz atalım:
Miskin adem oğlanı nefse zebun olmuştur
Hayvan canavar gibi otlamağa kalmıştır
Hergiz ölümün sanmaz ölesi günün anmaz
Bu dünyadan usanmaz gaflet ögin almıştır
Oğlanlar öğüt almaz yiğitler tevbe kılmaz
Kocalar tâat kılmaz sarp rüzgar olmuştur
Beğler azdı yolundan bilmez yoksul halinden
Çıkdı rahmet gölünden nefs gölüne dalmıştır
Yunus sözü alimden zinhar olma zalimden
Korkadurun ölümden cümle doğan ölmüştür (2)
Açıkça görüldüğü üzere Yunus Emre, 13. yüzyıl Anadolu’sunun hazin ve vahim manzarasından söz ederek halka vaaz ve irşad faaliyetinde bulunmaktadır. İnsanların nefis terbiyesinden geçmedikleri için canavar gibi yemekle meşgul olduklarını, yoksulların halini göz ardı ettiklerini, yarını ve ahireti hiç dikkate almadıklarını vurgular. Bu durum Kur’an’daki Muhammed suresinin 12. ayeti ile uyum halindedir. Bu ana tema Mevlânâ’nın Mesnevi-i Manevi adlı eserinde 6 cilt halinde 250 kadar irili ufaklı öykü vasıtasıyla genişçe ele alınacak, yokluk ve yoksulluk kavramları uzun uzadıya işlenecektir. Aslında Mevlânâ, İmam-ı Gazali’nin bıraktığı yerden devam etmiş gibidir. Gazali İhya-yı Ulumi’d-din adlı eserinde nefsi, nefsin afetlerini, nefs terbiyesi yolunda zühd ve takvayı ve hatta sema kavramını tafsilatlı bir şekilde anlatmıştı. Mevlânâ da ilk bakışta bunlardan pek farklı şeyler söylememiş gözükmektedir. Yalnız Mevlânâ çok büyük bir hamle yaparak nefis terbiyesi yolunda radikal sayabileceğimiz vurgular yapmakla öteki mutasavvıflardan ayrılmakta ve onların önüne geçmektedir. Her şeyden önce taklitle, şuursuzlukla ve aşksızlıkla savaşa girmiştir Mevlânâ. Hedefi kör taklitle, mukallidane yapılan ve faydadan ziyade zarar veren işlerle, aşksız ve yüreksiz kalkışılmış eylemlerle uğraşmak olmuştur. İnsanlara başarının Kur’an merkezli İslam düşüncesine paralel olarak her şeyden önce aşkla, akıl ve ilimle, tedbir ve ihtiyatla, ehliyet ve liyakatle, yeni şeylerle, genç adamlarla gerçekleştiğini öğretmeye çalışmıştır eserlerinde. Bunları Kelile ve Dinme gibi eserlerden de yararlanarak hoş ve vurucu kıssalar aracılığıyla halka ulaştırmak istemiştir. Yoksulluk teması da bunlardan biri ve hatta başlıcasıdır diyebiliriz.
İslam, tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde yoksulun yanında ve yoksullukla mücadele için zuhur etmiş bir dindir zaten. Kur’an’ın vahyin ilk 2. ve 3. yılında inen Leyl, Mâun, Beled, Fecr gibi surelerinde tevhidin yanı sıra enteresan bir şekilde yoksul ve miskinlerden, onların gözetilip doyurulmasından bahsedilmektedir. Peki, tevhid ilkesi neden çok önemlidir? Acaba, tevhid ile yoksulluğun bir ilgisi mi vardır? Yoksa, tevhid’in, şirk sistemi tarafından ezilen yoksulların kurtuluşu olduğu mu vurgulanmaktadır? Bunları tevhid’in insana kazandırdıklarına bakarak anlayabiliriz. Şirk her şeyden önce akıl ve ilim dışıdır. Şirkin talepleri makul ve mantıklı değildir. Şirk uygulamalarındaki emir ve yasaklarda akıl dışılık egemendir. Onun kurallarında fayda ve zarar kanunu dikkate alınmamaktadır. Sadece gelenek temel alınmaktadır. Örneğin, bazı hayvanlara neden binilemeyeceği, neden kesilemeyeceği, neden etinden, sütünden ve derisinden faydalanılamayacağı konusu izah edilememiştir. Dolayısıyla İslam’ın ilk işi bu tür akıl dışı uygulamaları iptal etmek olmuştur. Nisa suresi 119. ayet, Maide suresi 103,104. ayet ile Nahl suresi 116. ayette bu konulara yer verilmiştir. Keza, Kur’an, tevhid ilkesini savunurken ilk inen ayetlerden itibaren yoksulları korumayı, aynı zamanda mal ve mülk ile gururlanmayı zemmetmek suretiyle de insanı vahşetten ve hayvan sıfat kalmaktan kurtarmayı amaçlamıştır.
Bir İslam alimi ve Hanefi fakihi olan Hz. Mevlânâ yoksulluğu iki bakımdan ele almaktadır.
1. Öncelikle tabii ki mücadele edilerek ortadan kaldırılması, hiç değilse zararının azaltılması gereken bir konu olarak ele alır yoksulluğu. Az önce belirttiğimiz üzere bunu Kur’an merkezli İslam düşüncesine paralel olarak uygular. Başka bir deyişle zekat, infak, ihsan, sadaka ve isar gibi terimleri kullanarak klasik dini söylemleri güzelce işler. Bunlar hemen hemen bütün dinlerde az çok ele alınmış ve gündeme getirilmiş yardımlaşma ve toplumsal dayanışma öğeleridir. Mevlânâ, bunların yanı sıra başka bir şey daha yapar. Emevi ve Abbasi dönemi devlet İslamı anlayışlarına bir reaksiyon olarak gelişen ve alternatif bir İslam modeli arz eden tasavvuf İslamı anlayışına atıfta bulunur. Ona göre, Kur’an’daki emir ve nehiyler zamanla devlet uygulamalarında aşınmış ve maksadını aşmıştır. O güzelim emir ve nehiyler ne yazık ki zaman aşımıyla ve yetersiz insanlar elinde zulme alet olmaya, zulme dönüşmeye ve dolayısıyla da devleti içerde ve dışarıda zayıflatmaya başlamıştır. O halde o konuları yeniden ele almak, yeni insanlar yetiştirmek gerekmektedir. Mevlânâ, bir zihniyet yenilenmesi ihtiyacından bahsetmesi bakımından bir devrimci sayılabilir. Mevlânâ, tasavvufu bir ekol, Kur’an’ın unutulmaya yüz tutmuş ya da uygulanması için cesur ve fedakar bireyler isteyen temel ilkelerini işleten bir kurum olarak ortaya koyar. Böyle bakıldığında tasavvuf, bir restorasyon hareketidir. Zaten Gazali de eserinin adını “İhya” koymakla bunu amaçlamış gibidir. Emevi ve Abbasi yönetimleri uygulamada Kur’an’ı zahiren uygular gözükseler de içerden bakıldığında İslam öğretisi kan kaybetmektedir. Durum Selçuklu idaresinde de farklı değildir. O halde devlet yeniden yapılandırılmalıydı. Bu da ancak öncelikle alternatif yönetim modeli olarak sivil toplum örgütleri diyebileceğimiz tarikat ve dergâhların restorasyonuyla mümkün gözükmekteydi. Zira umut vaadeden ve umut bağlanan sufi tarikatler de yozlaşmadan nasiplerini almaktaydı. Bunların da Kur’an’ın ana konularından olan yoksullukla mücadeleye dair yeni bir programları yoktu. Mukallit tarikatler türemişti. Onlar da ehil değillerdi. Cesaretleri de zaten ehliyetten değil cehaletten kaynaklanıyordu. İslam öğretisini layıkıyla temsil etmekten uzak idiler. Bunlardan dolayı Mevlânâ’nın muhiti kendi şahsında ve eserlerinde somut olarak gözüken öğretileriyle sıradan sufi tarikatler arasından hızla sıyrılmasını bilmiş ve mümtaz bir yer edinmiştir.
Mesnevi’de işlenen bir öyküde hem İslam toplumunun nasıl çözülüp dejenere olduğu, hem de bu çözülüşün yoksulluk gibi ekonomik nedenlerden ziyade zihniyetten kaynaklandığı son derece çarpıcı bir şekilde şöyle vurgulanmıştır:
(Dinsel yozlaşmayı temsilen) bir seyyid, bir fakih ve bir sufi destursuz bir şekilde bir bağa girerler ve üzüm devşirmeğe başlarlar. Bağın sahibi ise bu üçüyle tek başına başa çıkamayacağını düşünerek bu üç hırsızı birbirinden ayırmayı ve bilahare de birbirine düşürmeyi başarır. Üç hırsız böylece hem kötek yerler ve hem de bağdan kaçmak zorunda kalırlar. Mevlânâ, bu öyküde dinsel semboller taşısa da zayıf bireylerden oluşan, hırsızlık yapan ve rüşvet yiyen bir toplumsal yapının ne denli kolay dağıtılabileceğini göstermiştir (3). Keza başka bir öyküde zahiren haklı olan ve haklı olduğu iddiasıyla mahkemeye başvuran birinin ne denli bir zulüm içinde bulunduğunu şöyle dile getirir:
Efendisinin çoluğuna, çocuğuna ne Nevruzlarda bir şey verdi, ne bayramlarda,
O yoksulların, o muhtaç biçarelerin hallerini, hatırlarını bir lokmayla olsun arayıp sormadı, eski hakları aklına bile getirmedi. (4)
2. Mevlânâ, yoksulluğu bir de, yoksulluğun dermanının o yoksulluğun aslında bir nimet barındırıyor olduğunu idrakten geçtiğini anlatmak suretiyle ele alır. Zira yoksulluktan zevk almamız gerektiğini, onu bir nimet olarak kabul etmemiz gerektiğini öğretir bize Mesnevi’de yer verdiği kıssalarda. Yoksullukla mücadele etmeye devam ederken, zühd ve takvanın mukallidane olmamak şartıyla sıkı bir takipçisi olmuştur. Hayatında ve eserlerinde sabır, şükür, tevazu, kanaat, oruç, az yemek, az uyumak, cömertçe vermek gibi temalara ağırlık vermiştir. Böylece yoksulluğu Kur’an’a paralel olarak “fakrî fahrî : yoksulluğum övüncümdür” öğretisi içinde ele almasını da bilmiştir. Zira tokluğun afetlerinin bilincinde olarak, nefis terbiyesi, kişilik eğitimi bağlamında perhize çok büyük bir önem atfetmiştir. Mesnevi’de şöyle demiştir:
Ekmek, et… Bunlar topraktır, bunları daha az ye de toprak gibi yeryüzünde kalma. Acıkınca kızgın geçimsiz, aslı kötü bir köpek oluyorsun. Karnın doyunca murdarlaşıyor, ayak üstünde duran ve hiçbir şeyden haberi olmayan bir duvar kesiliyorsun. Şu halde sen bir zaman pis, murdar bir hale geliyor, bir zaman köpekleşiyorsun. Aslanların yolunda nasıl yürüyebilecek, nasıl koşup seğirteceksin? Sana avlanmakta yarayan ancak köpektir. Bunu böyle bil de köpeğe daha az miktarda kemik at! Çünkü köpeğin karnı doyarsa daha ziyade serkeşleşir. Bu serkeşlikle ava istediğin gibi gider mi? O Bedeviyi, oraya yoksulluk çekiyordu. Nihayet o kapıyı, o devleti gördü. O penahı olmayan yoksula padişahın ihsanını hikâye etmiştik. (5)
Zaten, kibir ve tamah değil midir Hz. Adem’i Cennet’ten uzaklaştıran şey? Kibir ve tamah değil midir Kabil’e Habil’i öldürten şey? Kibir ve tamah değil midir Hz. Yakub’un oğullarına Hz. Yusuf’u düşman edip kuyuya attıran şey? Kibir ve tamah değil midir Ebrehe’yi fillerle Kabe’yi yıkmaya sevk eden şey? Kibir ve tamah değil midir Müslüman Arap Irak’ı Müslüman Arap Kuveyt’i işgale sevk eden şey? Dolayısıyla asıl düşman kibir ve tamahtır, yani gazap ve şehvettir. Her ikisi de nefs-i emmarenin başlıca fonksiyonlarıdır. Dolayısıyla gerçek düşman başka bir coğrafyadaki başka bir ırk ya da başka bir dinden ziyade bizim o coğrafyaya, o ırka ya da o dine bakış açımızdır. Biz nasıl bakarsak ve nasıl görmek istersek öyle göreceğiz. Bizim bakış açımızın prensibi, Mevlânâ’nın öğretisi üzere, “mutlak kötü yoktur” olur ise olayları ve insanları daha soğukkanlı inceleme ve izleme fırsatımız olacaktır. Birisi “tavşan kaç, tazı tut” demiş olsa bile bizim kendimize, “ben tavşan değilim neden kaçacakmışım?” ya da “ben tazı değilim neden tutacakmışım?” diye sormamız gerekmez mi? Açıkça söylemek gerekirse, yokluk ve yoksulluğu büyük bir erdem olarak telakki etmiştir Mevlânâ. Tıpkı Yunus Emre’nin bir beytinde geçtiği üzere:
Var imdi Miskin Yunus uryan olup gir yola
Yüz çukallu gelürse yalıncağı soyamaz. (6)
Çağımızdaki tüketim çılgınlığına ve reklâmlara karşı, süpermarketlere ve kredi kartlarının bilinçsiz kullanımına karşı, kısaca vahşi kapitalizmin ataklarına karşı toplumu savunacak, onları, yarının yoksulları haline gelmekte olan bugünün zenginlerine yoksulluk erdemini anlatacak ve gösterecek eğitmenlere ihtiyaç vardır. Mademki insanlar mal ve serveti öteki insanlara karşı bir üstünlük aracı saymaya meyillidir, o halde yoksulluk yolunun da bir erdem olduğu ortaya konmalıdır. Mevlânâ, Mesnevi’deki ünlü yoksul bedevi ve karısı öyküsünün akabinde der ki:
Sen de bir iki günceğiz yoksulluğu sına da yoksulluktaki iki misli zenginliği gör.
Yoksulluğa sabret, bu gamı, gussayı bırak. Çünkü ululuk sahibi Tanrı’nın yüceliği yoksulluktur. (7)
Zira İslam dini, Kur’an merkezli düşünce sistemi içinde dünya hayatını ve bu hayatın risklerini, nefs-i emmarenin afetlerini Al-i İmran suresi 14-17. ayetlerde açıkça ortaya koymuş bir dindir. Zuhruf gibi sure isimlerinden ve altını gümüşü biriktirmeyi, atlara, başka kadınlara ya da köşklere meyl etmeyi zemmeden ayetlerden de açıkça görüleceği üzere Kur’an sureleri, bizi süslü fakat geçici dünya nimetlerine karşı kalıcı ahirete hazırlamak istemektedir. İşte bu noktada yoksullukla savaşın psikolojik boyutlarından olan sabır ve umudu empoze eden bir tesellici durumuna gelmektedir Mevlânâ. Bu boyut son derece önemlidir. Zira bütün problemler sabırsızlık ve umutsuzluk ortamında baş göstermektedir. Her türlü cinayet, gasp, hırsızlık, rüşvet vs. fenalıklar sabır ve umudun bitip kibir ve tamahın, gazap ve şehvetin, iştahın başladığı zaman ortaya çıkmaktadır. Mevlânâ, Mesnevi’de bu konu hakkında şöyle der :
Eli bir şeye erişmeyen, Tanrı’dan korktu, çekindi, kendisini ibadete verdi… yoksulluk, işte bu yüzden daima övünülecek bir şeydir! Zengin zenginliği yüzünden Tanrı tapısından reddedildi. Çünkü kudreti var; sabrı terk etti, dilediğini yapıverdi!.. Âcizlik, yoksulluk, insana hırslarla, gamlarla dolu olan nefis belâsından aman verir. (8)
Dolayısıyla toplumda isteklerini denetlemesini bilen ya da ihtiyaçlarını temin etmeyi ertelemesini bilen bireyler ve bu tip olumlu bireyleri yetiştirecek eğitmenler bulunmalıdır. O eğitmenler arabulacak, orta yol bulacak, uzlaşacak ve uzlaştıracaktır ki toplumsal barış egemen olsun. Bu noktada dünya nimetlerine karşı daima mesafeli ve ihtiyatlı olmayı öğütleyen Kur’an surelerine ve ayetlerine birkaç misalle kısaca değinirsek, Mevlânâ’nın Kur’an’a ne denli yakın bir pozisyonda olduğunu da sergileyebilmemiz mümkün hale gelecektir. Örneğin Sâffât suresi 102-111. ayetlerinde anlatıldığı üzere, Hz. İbrahim’e oğlu Hz. İsmail’i kurban ettirmek suretiyle gözden çıkarmasını teklif edebilen bir öğretinin dünya malını biriktirmeyi ve istif etmeyi mübah göstermiş olabileceği var sayılabilir mi? Örneğin Sad suresi 31-33. ayetlerinde anlatıldığı üzere, atlara düşkün olan Hz. Süleyman’ın bir akşam üzeri onları seyredeyim derken ikindi namazını kaçırmasına yol açan atları yeniden Allah rızasını elde etme uğruna kestiğini anlatan bir öğreti kalkıp da dünya zevklerini, keyif sürmeleri, komşusu açken tok uyumaları meşru görmüş olabilir mi? (9) Kaldı ki Tevbe suresi 111. ayette çok net bir şekilde Allah’ın Cennet mukabilinde müminlerin canlarını ve dahi mallarını satın almış bulunduğu belirtilmektedir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki her türden şiddetle ve küresel yoksulluk sorunuyla karşı karşıya bulunduğumuz bu çağda bir şekilde sıkıntılara dayanıklı ve dirençli insanlar yetiştirmeliyiz. İnsanlara bir şekilde ihtiyaçlarını, istek ve beklentilerini en aza indirme, onları denetleyebilme ve erteleyebilme, mahrumiyetlere dayanabilme yetisi kazandırılmalıdır. Reklâm bombardımanına maruz kalan ve tüketim canavarına dönüştürülmek istenen insan nesli mutlak surette korunmalı ve tüketim tuzaklarından kurtarılmalıdır. Zira bu canavar bir süre sonra hemcinslerine ve nihayet kendine zarar verecek duruma gelmektedir. O halde bu insana acımak ve yardım elini uzatmak bir insanlık görevi olmalıdır. Öte yandan biz bir deprem ülkesiyiz, hiç hesapta olmayan deprem felaketlerine hazır olmak durumundayız. Keza ekonomik krizler, bölgesel savaşlar, kıtlık ve salgın gibi afetler de psikolojik hazırlık gerektirmektedir. Bu da ancak özel eğitimli danışmanlarla mümkün olabileceğinden dolayı Mevlânâ gibi sağlam bir eğitmenle, Mesnevi gibi sağlam bir müfredatla işe başlanabilir diye düşünüyoruz. Örneğin sağlıklı bir şekilde uzman Profesörlerin sunacağı Mesnevi programları ve kursları kanalıyla psikolojik savaşın bir parçası olarak yoksullukla mücadeleye başlanabilir. Bu kurslar ciddi bir istihdam projesi olarak da ele alınabilir. Farsça, Arapça ve İngilizce destekli olarak altı aylık ya da iki yıllık böyle bir kursu bitirenlere, mesela “mesnevihan” ünvanı verilebilir, Diyanet işlerindeki vaiz ya da Kur’an kursu öğretmeni gibi camilerde ya da konferans salonlarında istihdam edilebilir. Madem Mevlevi Sema Törenleri, Kültür Bakanlığı tarafından Unesco’nun da desteğiyle korumaya alınmıştır, kursun mezunları Sema törenleri öncesi yapılagelen Mesnevi dersini de tatbik eden kişiler olabilirler, tıpkı alan kılavuzu olan turizm rehberleri gibi. Örneğin, halen Kültür bakanlığına bağlı, içinde sema töreni yapılabilen ve 500 izleyici kapasiteli yegâne tarihi bina olan Gelibolu Mevlevihanesi pilot bölge seçilebilir ve bu bina bir Mevlânâ Kütüphanesi, Mesnevi Dersanesi (Daru’l-Mesnevi) gibi çalışabilir, bakanlığın mehter takımı ya da sema topluluğu formatında faaliyet gösterebilir.
Mesut YAZICI
mevlana800@gmail.com
(1) Mevlânâ Celaleddin Muhammed, Mesnevi-i Ma’nevi, haz: Adnan Karaismailoğlu - Derya Örs Ankara: Akçağ Yayınevi, 2007, C. 1-2, s. 204
(2) Faruk Kadri Timurtaş, Yunus Emre Divanı, İstanbul 1980, s. 73
(3) Mevlânâ, a.e, C. 1-2, s. 320-322
(4) Mevlânâ, a.e, C. 3-4, s. 143
(5) Mevlânâ, a.e, C. 1-2, s 165
(6) Faruk Kadri Timurtaş, a.e, s. 81
(7) Mevlânâ, a.e, C. 1-2, s. 140
(8) Mevlânâ, a.e, C. 3-4, s. 182
(9) el-Begavi, Mealimu’t-Tenzil fi’t-Tefsiri ve’t-Te’vil, Beyrut, 1985, C. 4, s. 603, 604
Bu haber 1,063 kez görüntülendi.
Bu Haberi Yazdır










