Mevlana’nın Hoşgörü Dünyası

Kategori: Köşe Yazıları | Yazar: Gülgün Yazıcı

30 Eylül 2007’de doğumunun 800. yıldönümünü kutladığımız, 17 Aralık’ta ise 734. vuslat yıldönümünü idrak edeceğimiz Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, hayatının büyük kısmını Anadolu topraklarında yaşamış, Konya’da vefat etmiş büyük bir Türk mütefekkiri ve büyük bir Türk şairidir.

“Kötü idiysek geçtik gittik kötülüğümüzle,
İyi idiysek hayırla anın bizi.”

diyen ve kendisini 800 yıldır hayırla andığımız, Anadolu’ya getirdiği yeni soluk ve yaydığı ışıkla kendisinden sonraki bütün şair, edip ve mütefekkirleri, dolayısıyla da bütün hükümdarları derinden etkileyen Rûmî, her şeyden önce bir entelektüel, bir aydın kişidir. Aklını, ilmini ve irfanını toplumcu görüşler sunmada, toplumcu bir hayat yaşamada kullanmış, buna “aşk” adını vermiştir. Başka bir ifadeyle Kur’an’daki öğretilere paralel bir mürşit olarak, Kur’an’ın unutulmaya yüz tutmuş temel ilkelerini ihya eden bir insân-ı kâmil olarak, toplumu bireyde kurgulamış, bireye bireydeki potansiyel enerjisini fark ettirip onu kamu yararına kullandırtmak suretiyle güçlü birey, güçlü toplum, güçlü devlet oluşturmak istemiştir.

Mevlânâ Celaleddin Rumî’nin temsil ettiği en önemli değerlerin başında birlik fikri ve hoşgörü gelir. Hoşgörü, aynı zamanda onun özlediği bu güçlü toplumu oluşturacak güçlü bireylerde bulunması gereken temel özelliklerden biridir. Bugün günlük hayatımızda hoşgörüyle birlikte ve çoğu zaman birbirinin yerine, aynı anlama gelecek şekilde müsâmaha ve tolerans kelimelerini de kullanıyoruz.

Menşeleri ve anlamları farklı olmasına rağmen bugün bu üç kelime de “olumsuz bir durum karşısında olumsuz bir tepki göstermeme hâli” anlamında kullanılmaktadır. Ancak dikkatle incelendiğinde aralarında önemli nüanslar olduğu görülecektir.

Müsamaha: Arapça bir kelime olup, yumuşak olmak, kolay olmak, eli açık, cömert olmak, bağışlamak manasındadır. Kelime Türkçe’de kusur aramama, affedici olma manasının yanı sıra kimi zaman anlam kaymasına uğrayarak savsaklama, aldırış etmeme ve yapılan bir yanlışa göz yumma, görmezlikten gelme gibi gayri ahlaki bir tutumun adı olarak da kullanılmıştır. Müsamaha günlük kullanımda, âlicenaplık gösterme, kendinden mevki, güç, onur, yaş vs. bakımından daha aşağıda varsayılan birine karşı bağışlayıcı olma, kusurları göz ardı etme anlamına kullanılmaktadır. Müsamaha gösterilen kimsenin, müsamaha gösteren kimse ile aynı seviyede olması söz konusu değildir. Böyle bir tavır ancak eğitimin bir yolu olarak suçlu veya daha hafifinden kusurlu insanlara ailenin, toplumun, devletin zaman zaman takınacağı tavır olabilir. Yani bu haliyle müsamaha, tolerans kelimesiyle benzeşmektedir.

Tolerans: Bir sıkıntıya, bir zorluğa, rahatsız edici bir şeye, başkalarının hoşa gitmeyen görüş ve davranışlarına katlanmak, tahammül etmek anlamlarına gelen tolerans ise Latince kökenli bir kelime olup Batıda din savaşları sonucunda ortaya çıkmıştır. Hekimlikteki kullanımıyla “ilacı hastanın bünyesinin tolere etmesi” şeklinde de söylenen kelime, müsamaha ölçüsünde olmasa da, bir kimsenin veya bir işin ufak tefek kusurlarına rağmen tahammülsüzlüğe yol açmayacak seviyedeki halin adı olarak kullanılmaktadır.

Hoşgörü: Günümüzdeki hoşgörü kelimesi, eski dildeki “müsamaha”ya ve Batı dillerindeki toleransa karşılık olarak yakın zamanda türetilmiş ve kullanılmaya başlanmıştır. Kelime bu şekliyle eski metinlerimizde yer almaz. Bunun yerine hoş görmek, hoş karşılamak şekli kullanılmıştır, ancak yeni bir kelime olmakla birlikte bu kelimenin ifade ettiği kavram, Türklerin düşünce dünyasında ve kültüründe eskiden beri var olagelmiştir.

Hoşgörü, benden farklı olanın varlığını kabul ederek, bu farklılıklara rağmen insanları bütünlüğü içinde değerlendirmek ve kucaklamaktır. Bir başka deyişle farklılıklara saygı göstererek birlikte yaşayabilmektir.

Birine katlanmaktan çok daha erdemli bir davranışın adı olan hoşgörü, müsamaha ve toleranstan çok önemli bir noktada ayrılmaktadır. O da hoş görülecek durumun tamamen insanın kendi tabiatının gereği olması ve bu durumun başkalarına rağmen olmaması halidir. Mesela; hoş görülen durumlar arasında; ırkî özellikler, fiziki yapı, maddi imkânlar, sosyal mevkiler, filozofların “ikinci bir tabiat” adını verdikleri insanın eğitim yoluyla benimseyeceği değerler veya insana eğitim yoluyla benimsetilecek olan değerler, kültürel şekillenmeler (yeme içme alışkanlığı, insani ilişkiler, zevkler, vs.), dünya görüşündeki farklılıklar, tutum ve kanaatler ve en önemlisi dini inanış ve yaşayış şekilleri yer almaktadır. Bütün bunlara yönelik bir hoş görme tutumu, içerisinde sevgi ve barış anlamlarını da barındırmaktadır. Bu sebeple hoşgörü, teker teker insanların veya toplumların içinde barındırdığı farklılıklara rağmen, onları bütünlüğü içinde değerlendirmenin ve kucaklamanın en sağlam yoludur.

Sufi gelenekte ve Mevlana’nın düşünce dünyasında da hoşgörü, Allah’ın güzel ve hoş olarak yarattığı her şeyi görebilmek yeteneğidir, yani hoş olanı keşfetmek, yaradılana yaradandan ötürü hoşça bakmaktır. Hoşgörünün esası farklı olana farklı bakmamak ve onu ötekileştirmemektir. Çünkü çokluğu oluşturan her parça, bütün içindeki yeri kadar değerlidir. Çoklukta birlik, birlikte de çokluk önemlidir.”

Hoşgörü asla bir kayıtsızlık, bir boş verme hali ve her şeye izin vermek de değildir ki bu kayıtsızlık hali çağımızın en büyük hastalığıdır, aksine farklı olanın ontolojik varlığını kabul ediş ve onun ahlaki sorumluluğunu üstleniştir.

Çok sevilen bir insanın kötü hareketi karşısında “eh, dikensiz gül olmaz” diyerek katlanmak yani tolerans göstermek değil, “insandır, hata yapabilir” anlayışıyla özünde taşıdığı insan olma değeri itibarıyla onu mazur ve hoş görüp yanlışını düzeltmeye çalışmaktır. Aslında burada hoş görülen davranış değil bizatihi insandır ve burada “hoşça bakmak” tavrı önemlidir. Bu tavır modern psikolojinin “koşulsuz sevgi” anlayışıyla da örtüşmektedir. Şeyh Galib’in

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvân olan âdemsin sen”

mısralarında alemin özü ve kainatın göz bebeği olmasından dolayı insanın değerli olduğu ve bu yüzden hoşça bakılması gereği hatırlatılır.

Mevlânâ’nın hoşgörü anlayışı bu çizdiğimiz çerçevede hem hayatına hem eserlerine yansımıştır. Hz. Mevlânâ’nın “Kim olursan ol, gel!” sözleriyle sembol haline getirilen evrensel mesajı, bütün insanları Hakk’ın mazharı saymak, “bir bedenin uzuvları gibi” görerek sevmek esasına dayanır. “Bir ayağım İslâm dininde sabit, 72 milleti dolaşırım” diyen büyük düşünür, bu inanış çerçevesinde hangi dinden, ırktan, renkten olursa olsun, kadın-erkek, zengin-fakir ayırımı yapmadan insana değer vermiş, ona daima saygı duymuştur.

“Yâriyle hoş geçinen yârsiz kalmaz, müşteri ile iyi anlaşan iflâs etmez.
Ay geceden ürkmediği için öyle parlak kaldı; gül de dikenle uyuştuğu için o kokuyu elde etti.”

diyerek toplumsal barış için birbirimizi hoş görmemiz ve zorluklara göğüs germemiz gerektiğini öğütler. Çünkü dikensiz gülü görmek, sevmek kolaydır, ama dikensiz gül olmayacağına göre gülü dikeniyle birlikte hatta dikenin gülünü ön plana çıkararak görmek lazımdır. Modern psikolojide buna “altına odaklanmak” denmektedir, altın arayıcılarından hareketle oluşturulan bu terimle iletişim içinde bulunduğunuz insanın olumlu özelliklerine odaklanır ve onları ön plana çıkarırsanız iletişimdeki pürüzleri de kolaylıkla halledebileceğiniz ifade edilmek istenir. Modern psikolojinin bu kabulünü Mevlana yüzyıllar önce şöyle dile getirmiştir:

“Sen bakmasını bil de dikende gül gör, dikensiz gülü herkes görür.”

“Zaten iyilik aradı mı insanda kötülük kalmaz ki” diyen ve

“Ayıpsız dost arayan dostsuz kalır.”

sözüyle de bu düşüncesini pekiştiren Mevlânâ, engin hoşgörü anlayışıyla farklı dil, din, inanç, meslek ve zümreye mensup her insanı dışlamadan, onların farklılıklarına saygı göstererek ve onlarla daima diyalog içinde kalarak yaşamaya gayret göstermiştir.

“Seviyoruz ve hayatımızın iyiliği bu yüzden
İnanıyoruz ve yaşantımızın güzelliği bu yüzden”

diyen ve bütün insanlara da ilişkilerinde sevgiyi öğütleyen Mevlânâ, sevginin diğer insanlarla ilişkilerdeki önemine dikkat çekerken insanın iç huzuru açısından da insan hayatında ne denli vazgeçilmez bir unsur olduğunu şöyle ifade eder:

“İnsanları sev ki daima çiçekler ve güller içinde bulunasın. Eğer hepsini düşman bilirsen düşmanların hayali gözünün önüne gelir ve gece gündüz dikenlerin yılanların içinde geziyor gibi olursun.”

Elbette insanlar içinde iyiler bulunduğu gibi kötüler, dostlar bulunduğu gibi düşmanlar olacaktır, ama Mevlânâ, Fussilet suresinin 34. ayetinde verilen ölçüyle kötülükleri iyiliğe, düşmanlıkları da dostluğa çevirmenin mümkün olduğunu hatırlatır:

Kur’an, Fussilet 34:
“İyilikle kötülük bir olmaz, o yüzden kötülüğü iyilikle savmak gerekir Böylece aranızda düşmanlık olan kişi bakarsınız dost olmuş. Bu noktaya ancak sabredenler ulaşır.”

“Kırk gün düşmanının iyiliğini söylersen bir de bakarsın o düşman dost olur.”

Çünkü her türlü kemale eriş ancak sevgiyle mümkündür:

“Sevgiyle acılar tatlılaşır; sevgiyle dertler şifa bulur,
Sevgiyle ölüler dirilir; sevgiyle padişahlar kul olur”

Bu sevgi ve hoşgörü anlayışının bir uzantısı olarak hatalı gördüğü insanların ahlaki sorumluluğunu üstlenmek suretiyle yanlışları, kusurları sevgi temelli bir eğitimle düzeltmeye çalışmıştır. Hoşgörüsü yanlışı göstermesini engellememiş, tam aksine hoşgörü sınırları içerisinde ve hatta hoşgörünün bir gereği olarak insanların yanlışlarını düzeltmeye çalışmış, onları iyiye, doğruya, güzele çağırmıştır. Onun en çok bilinen

Gel, gel, ne olursan ol, gel
İster kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol, gel
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir
Yüz kerre tövbeni bozmuş olsan yine gel!

dörtlüğünde de farklılıkları kucaklayan ama aynı zamanda güzelliğe çağıran bir hoşgörü anlayışını görüyoruz.

Mevlânâ Celaleddin Rumi’ye bir gün gönlü karalardan biri gelerek çatar:

“Sen yetmiş iki milletle birim diyormuşsun, bu nasıl olur?”
Büyük usta gülümseyerek şu cevabı verir:
“Evet, ben yetmiş iki milletle birim, ama ben, seninle de bir ve beraberim.”

Bu örnek bize gösteriyor ki, önemli olan olumsuz tavırlarda bile, onlarla yekvücut olduğumuzu hissettiren bir temel cevhere dikkat etmek ve aykırı bütün davranışları buna nazaran geçici ve sevgiye dayanan bir eğitimle düzeltilebilir ikincil özellikler şeklinde telakki edebilmektir. Bu konuda Mevlânâ’nın uyguladığı ölçü, Kur’an-ı Kerim’in Al-i İmran suresi 159. ayeti ile vurgulanan ve peygamberimizin müşriklerle diyalogunda uyguladığı ölçüdür:

“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. ”

Sahip olduğu hoşgörü anlayışının bir gereği olarak toplumun ahlaki sorumluluğunu üstlenen ve bu sorumlulukla Mesnevisini yazan Mevlânâ, Mesnevi’de de farklılıklara hoşgörüyle yaklaşılması ve sevgi temelli bir eğitimle hataların düzeltilmesi gerektiğini işleyen hikâyelere yer verir:

Musa ile Çoban Hikayesi bunlardan biridir:

Hz. Musa bir gün giderken bir çobana rastladı. Çoban hafif yüksek sesle kendi kendine :
“Ey kerem sahibi Allah’ım, neredesin ki sana kul kurban olayım, çarığını dikeyim, saçını
tarayayım, elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım.. Yüce Rabbim sana taze süt ikram edeyim, bütün keçilerim sana kurban olsun” deyip duruyordu.
Hz. Musa: “Kiminle konuşuyorsun?” dedi.
Çoban: “Yeri göğü yaratan Allahımla konuşuyorum.” dedi.
Musa çobanı azarladı, yaptıklarının yanlış olduğunu, Allah’a bu şekilde hitap etmenin doğru olmadığını söyledi. Çobanın dünyası yıkılmıştı. Ne yapacağını bilemeden alıp başını gitti, çöllere doğru koşmaya başladı.
Biraz sonra Musa’ya Tanrı’dan şöyle bir hitap geldi:
“Ey Musa, senin görevin insanları benden uzaklaştırmak mı, yoksa yaklaştırmak mı? Neden o saf kulumuzu bizden ayırdın? Biz söze, dile bakmayız, gönle ve hale bakarız” diyordu.
Hz. Musa çölün yolunu tutarak çobanı buldu ve müjdeyi verdi; dilediği gibi rabbine seslenebileceğini bildirdi.

Mevlana, toplumda gördüğü aksaklıklara hiçbir zaman tolerans / müsamaha / tahammül göstermemiş, katlanmamış, boş vermemiş, tam aksine yukarıda verilen bu hoşgörü anlayışı çerçevesinde toplumda gördüğü aksaklıklara dikkat çekip zaman zaman acımasızca eleştirdiği gibi, sağlıklı bir toplum yapısı için nelere dikkat edilmesi gerektiğinin reçetelerini de vermiştir. Ona göre adaletin, toplumsal huzur ve barışın sağlanmasında en dikkat edilmesi gereken kavramlardan biri ehliyet ve liyakat kavramıdır.

Sözlüklerde “yeterlilik, ustalık, uygunluk, yaraşırlık” olarak tanımlanan “ehliyet ve liyakat” kavramı Mesnevi’nin pek çok hikâyesinde farklı karakterler vasıtasıyla işlenerek adeta Mesnevi’nin bütün satırlarına serpiştirilmiş, Mesnevi’nin ruhuna aksettirilmiştir. Mevlânâ, Mesnevi’nin daha ilk cildinden, ilk hikâyesinden başlayarak ehliyet ve liyakat sahibi olmayan insanların düştüğü komik ve acıklı durumları anlatır.

“Ey akıllılar, mesleklerde işin ehli, cömert ve iyi kişiden yardım isteyin.” ( C. 5/1055-60) diyen Mevlânâ, “Bakkal ve Papağan” hikayesinde çok güzel konuşan, gelenlere güzel nükteler yapan, bundan dolayı da adeta sahibinin yokluğunda dükkanın bekçiliğini üstlenen papağanın aslında bekçilik yapmaya ehil olmadığını, bu sebeple dükkana giren kediden korkup ortalığı birbirine kattığını ve gül yağını döktüğünü anlatır. Papağan burada ilim ve hüner sahibi, ehil bir bekçi değil, sadece bir mukallittir, böyle olduğu için ilim ve hüneri temsil eden gül yağını dökmüştür.

Ehliyet ve liyakat konusunu işlerken “bekçilik” kavramına sıkça yer veren Mevlânâ, “har reft” (eşek gitti) ve “lahavle yiyen eşek” hikayelerinde eşeğe bekçilik etmesi beklenen, ancak bu işe ehil ve layık olmayan hizmetçinin eşeklerin telef olmasına yol açışını anlatır ve “düşmanına danışan adam” hikayesinde “Kurttan bekçilik istemek uygun değildir. Yerinden başka yerde aramak, aramamaktır. (C.4/1970-75) sözleriyle ehliyetsiz ve liyakatsiz bekçinin emanete zarar verebileceği gibi, “Kanatları gelişmemiş kuş uçarsa yırtıcı kedilere lokma olur” (C.1/580-585) sözü gereğince kendisine de zararı dokunabileceğini belirtir.

“Padişahla cariye” hikâyesinde ise kuyumcunun cariyeye aşkından değil de padişahın vaadettiği nimetler dolayısıyla saraya gittiğini ve bu sebeple sonunun ölüm olduğunu anlatarak aşkta dahi ehliyet ve liyakat sahibi olmanın önemini vurgular. Mevlânâ, “sırtına aslan dövmesi yaptırmaya dayanamayan Kazvinli”, “nefsiyle savaşmamış, aşk derdi çekmemiş buna rağmen şavaşa giden sufi”, “altın tartmak için kuyumcudan terazi isteyen ihtiyar” hikayeleriyle ehliyet ve liyakat sahibi olmadığı halde yapamayacağı, altından kalkamayacağı işlere talip olanların düştüğü durumları anlatmıştır. “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” diyen Mevlânâ’nın Mesnevisinde kendini olduğundan farklı, ilim ve hüner sahibi, ehliyet ve liyakatli gösterenlerle ilgili pek çok örnek bulmak mümkündür, boyacı küpüne düşen ve bu sebeple tavusluk iddiasında bulunan çakal, kuyruk derisiyle bıyığını yağlayıp etrafındakileri yağlı yemekler yediğine inandırmaya çalışan adam, halkın kendisine rağbet ederek saygı göstermesi amacıyla kavuğunun büyük görünmesi için bez parçalarıyla dolduran fakih bunlardan bazılarıdır.

Kazvinli’nin Hikâyesi

Kazvinli’nin biri bir gün vücüduna bir arslan resmi dövdürmek ister ve bir dövmeciye gider.
“Usta, der, bana bir dövme yap, ama canımı acıtma.”
Dövmeci iğneleri alıp işe koyulur, adamın canı acımaya başlar, adam feryat eder:
“Aman usta, beni öldürdün, ne yapıyorsun” diye bağırır.
Usta:
“Arslan istedin ya onu yapıyorum” der.
Kazvinli sorar:
“Neresinden başladın?”
Usta:
“Kuyruğundan” diye cevap verince Kazvinli:
“Aman iki gözüm, canım ustacığım, bırak kuyruğu, aslanın kuyruğunu yapacaksın diye kuyruk sokumum sızladı. Canım burnuma geldi, aslan varsın kuyruksuz olsun” der.
Usta bunun üzerine aslanın başka bir tarafını yapmak üzere iğneleri batırmaya devam eder.
Kazvinli feryada başlar.
“Şimdi aslanın neresini çiziyorsun?”
Usta “kulağını çiziyorum.” der.
Kazvinli can acısıyla bağırır:
“Bırak ustacığım, Allah aşkına varsın aslan kulaksız olsun, canım çok acıdı.” Der.
Usta bu defa arslanın başka bir yerini çizmeye başlar, Kazvinli yine feryad eder.
“Bu defa arslanın neresini dövüyorsun?” der.
“Usta “karnını yapmaya çalışıyorum” der.
“Aman çok canım acıdı, varsın arslan karınsız olsun”
deyince usta sinirlenerek iğneleri yere atar. “Hiç kuyruksuz, başsız, kulaksız ve karınsız
aslan olur mu, böyle arslanı kim görmüş” diye işi bırakır.

Kuyumcu
Adamın biri bir kuyumcuya gitti:
“Bana terazi verir misin altın tartacağım.” dedi. Kuyumcu:
“Bende kalbur yok, sana kalbur veremem.” dedi.
Adam:
“Benimle alay mı ediyorsun, ben kalbur değil, terazi istiyorum.” dedi.
Kuyumcu bu sefer de:
“Bende süpürge yok, ben sana süpürge veremem.” Dedi.
Adam iyice şaşırdı:
“Yahu ne süpürgesi, ben senden terazi istiyorum.” Der.
Bunun üzerine kuyumcu:
“Babacığım sen yaşlı bir adamsın, altın tozunu teraziyle tartmaya çalışırken ellerin titreyecek altını dökeceksin, döktüğün altınları toplamak için gelip benden süpürge isteyeceksin.
Onun için ben, en son isteyeceğin şeyi tahmin edip sana bende elek yok dedim.” der.

Aş Eri Savaş Eri
Bir sufi savaşçılarla birlikte harbe gitti. Çadırlar kuruldu, çadır nizamı alındı, erler savaş meydanına gittiler. Savaş başlayınca sufi, savaş malzemeleriyle ve savaşa katılmayan zayıflarla çadırda kaldı. Erler savaş meydanında galip gelip ganimetler elde ederek geri döndüler. Ganimetlerin bir kısmını sufiye hediye ettiler. Sufi verilen hediyelerin hepsini fırlatıp attı, hiç birini almadı.
“Biz ne yaptık ey sufi, neden böyle kızdın?” dediklerinde sufi:
“Savaşa giremedim, savaştan, o er meydanından ayrı kaldım.” Dedi.
Anlaşılan sufi er meydanına girmediği, kılıç sallayıp hançer çalmadığı için alınmıştı. Cengâverler sufinin gönlünü almak için
“Birçok esir getirdik, onlardan birini al öldür, başını gövdesinden ayır da gazi ol.” Dediler.
Sufi bunu duyunca çok sevindi. Bağlı bulunan esirlerden birini alarak savaşmak üzere çadırların arkasına götürdü. Gaziler sabırsızlıkla bekliyorlardı, sufi gecikince “Acaba neden gecikti?” diye merak ettiler. Nihayetinde eli kolu bağlı bir esiri öldürecekti. Gazilerden biri sufinin peşinde gitti, bir de ne görsün, esir sufiyi altına almamış mı?
Esir sufiyi altına almış, elleri bağlı olduğu halde dişleriyle sufinin boynunu ısırıyordu, sufinin aklı başından gitmişti, yarı ölü haldeydi. Gaziler esiri çekip aldılar, sular serpip sufiyi ayılttılar.
“Ne oldu sufi, bu ne hal? Elleri bağlı bir esir seni nasıl bu hale soktu? dediler.
Sufi:
“Tam başını keseceğim sırada o mel’un bana öyle bir baktı ki aklım başımdan gitti. Nasıl korktum anlatamam, sanki karşımda bir ordu vardı, bu bakıştan korkup kendimden geçtim, gerisini hatırlamıyorum.” dedi.
Bunun üzerine gaziler:
“Sende bu yürek varken sakın savaşa girmeye kalkma. Erkek aslanlar cenge başladı mı kılıçlarıyla başları top gibi yerlere yuvarlarlar. Cenk meydanı her kişinin gireceği yer değildir. Bu iş bulgur pilavı kaşıklamaya benzemez. Harp bu, bulgur pilavı değil ki kolları sıvayıp girişesin.” dediler.

Bütün bu olumsuz örneklerle ehliyetsiz ve liyakatsiz insanlara iş yaptırılmasının doğuracağı olumsuz sonuçları göstermeye çalışan Mevlânâ, bazı hikayelerinde de Hüdhüd, Hüzeyli, Ayaz gibi ehliyet ve liyakat sahibi insan portreleri çizerek bu özelliklere sahip insanların iş başına getirilmesi halinde toplumda adalet, barış ve huzurun sağlanabileceğini anlatmaktadır.

Hüdhüd ile Karga (Mesnevi, III/732-739) hikâyesinde Hz. Süleyman’ın bütün kuşların
arasından Hüdhüd’ü seçerek yanına alması, Peygamberin Hüzeyli’yi yaşlılara ve tecrübelilere üstün tutup reisliğe ve ordu komutanlığına seçmesi (Mesnevi, IV/2155-2160), Sultan Mahmud’un Ayaz’a bütün adamlarından daha fazla kıymet vermesi hep ehliyet ve liyakat sahibi oluşlarıyla ilgilidir. Özellikle Mevlânâ’nın Mesnevi’deki başka hikayeler vasıtasıyla da övgüyle bahsettiği Ayaz, onun toplumda iş başında görmek istediği ehliyet ve liyakat sahibi ideal insan anlayışını yansıtmaktadır.

Ayaz’ın marifeti
Bir gün beyleri Sultan Mahmut’a
“Ayaz denilen bu kölenin ne marifeti var ki sen ona otuz kişinin maaşı kadar maaş ödüyorsun?” dediler.
Sultan Mahmut bu soruya o anda cevap vermedi. Birkaç gün sonra beylerini alarak ava çıktı.
Yolda bir kervan gördüler. Sultan Mahmut beylerden birine:
“Git sor bakalım, bu kervan nereden geliyor?” dedi.
Bey atını sürerek gitti, birkaç dakika içinde geriye döndü.
“Efendim kervan Rey şehrinden geliyor.” dedi. Sultan Mahmut:
“Peki, nereye gidiyormuş?” diye sorunca bey susup kaldı. Bunun üzerine Sultan Mahmut başka birini gönderdi. O da gidip geldi.
“Efendim, Yemen’e gidiyormuş.” dedi.
Padişah:
“Yükü neymiş?” deyince o da sustu kaldı. Bu defa padişah başka bir beye:
“ Sen de git yükünü öğren” dedi.
Bey gitti geldi.
“ Her cins mal var, fakat çoğu Rey kâseleri.” dedi.
Padişah:
“Peki, kervan ne zaman yola çıkmış?” diye sorunca bey cevap veremedi. Padişah böyle tam otuz beyi gönderdi, otuzu da istenen bilgileri tam olarak getiremediler. Padişah son olarak Ayaz’ı çağırdı:
“Ayaz, git bak bakalım, şu kervan nereden geliyor?” dedi.
Ayaz:
“Efendim, kervan görünür görünmez sizin merak edeceğinizi tahmin ederek gidip gerekenleri öğrendim. Kervan Rey’den gelip Yemen’e gidiyor, yükü şudur, şu kadar at, şu kadar deveden oluşuyor, şu kadar insan var” diye kervan hakkında ayrıntılı bilgi verir. Bütün bunları beyler ağzı açık dinliyorlardı. Ayaz tek başına 30 beyin edinemediği bilgiyi edinmişti. Padişah beylerine döndü:
“Ayaz’a neden otuz kişinin ücretine denk ücret verdiğimi anladınız mı? Görüyorsunuz ki bu bile onun hizmetine karşılık az geliyor.” Dedi.
Böylece Ayaz’ı çekemeyerek aleyhinde konuşan beyler utanıp yaptıklarına pişman oldular.

Sonuç:

“Hayatta olduğum müddetçe Kuran’ın kulu kölesiyim” diyen ve eserlerine bu inancını yansıtan Hz. Mevlânâ, Kur’an-ı Kerim’in Nisa Suresi 57. ayetinde yer alan “emanetleri ehline veriniz” temel ilkesini Mesnevisinin mihveri yapmış ve eserinde baştan sona bu ilkeyi anlatmıştır.
Din ve devlet işlerinde işbaşında görmek istediği güçlü bireyi Mesnevisi’nde Ayaz tiplemesiyle karakterize eden Hz. Mevlânâ onun dışında da “bakkal ve papağan”, “sırtına aslan dövmesi yaptırmaya dayanamayan Kazvinli”, “nefsiyle savaşmamış, aşk derdi çekmemiş buna rağmen şavaşa giden sufi”, “Hüdhüd ile Karga”, “kuyumcudan terazi isteyen ihtiyar” gibi pek çok öykü vasıtasıyla toplumsal yapının temelinde ehliyet ve liyakat kavramlarının ne denli önemli olduğunu vurgulamıştır. Bu özelliklere sahip insanlar her ne kadar sayıca az olsalar da ısrarla onları aramaktan vazgeçmemek gerektiğini, çünkü devlet yönetiminin her kademesinde, toplumsal hayatın her alanında, her meslekte ehliyet ve liyakatli insanlar yerine, mukallit papağanlar ile boya küpüne düşmüş ve kendine tavus süsü vermeye çalışan çakallarla yetinilirse akıbetin hüsran olacağını her satırda vurgulamıştır.

Gülgûn YAZICI
Yrd. Doç. Dr. ÇOMÜ İlahiyat Fakültesi
gulgunyazici@hotmail.com

İlgili Linkler:

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (12 oy, ortalama: 5 / 5)
Yükleniyor ... Yükleniyor ...
Bu haber 5,626 kez görüntülendi.
Bu Haberi Yazdır Bu Haberi Yazdır

« Çanspor Teknik Direktörü Erdal Gül’ün Annesi Vefat Etti | Ana Sayfa | Çan Belediyesi’nden Mezarlık Denetimi »